27 Şubat 2010

He is a star

"Esrar benim değil. Şoförümün. Ben esrar kullanmıyorum. Kokain kullanıyorum." Tarkan bunu dediyse eger gercekten polise sorgusu sirasinda, dunya capinda bir starimiz var demektir artik.

21 Şubat 2010

Bal - 4

Berlin film festivalinin juri baskaninin Werner Herzog oldugunu gordugumde hemen tum paramla Bal'in altin ayiyi kazanacagina dair bahse girmeliydim. Herzog, bir Kiarostami hayrani. (Kiarostami’s films are extraordinary. Words can’t relate my feelings. See his movies and then you’ll see what I mean). Ayrica, Herzog'un filmlerinde doganin gucune olan vurgu kacirilacak gibi degil. (Bal'da doganin onemli bir rolu oldugunu varsayarak soyluyorum bunu filmi izlemedigimi not duserek.)

Jurinin toplantisi da filme cekilseydi keske. Baska bir filmi begenen bir juri uyesinin, mesela Renee Zellweger, Herzogla nasil tartistigini, neler soylerdigini gorebilseydik. Bunun, siirsel bir anlatim ve mukemmel kadrajlarlardan daha cok ilgimi cektigini soylemeliyim. Yoksa ben sinemayi sevmiyor muyum?

Bal - 3

Kisa ve vurucu yazamiyorum. Ne aci. Hayatta da lafi dolandiriyorum surekli. Yazarin bicemi ile yasantisi arasinda  bir ortusme var mi? Tom Ripley gibi olmak vardi.

Bal - 2

Soguk alginligima iyi gelir umuduyla bal yedim uzun bir aradan sonra. Son kullanma tarihinin gectigini farkettince cope attim bali. Kurallara uymaya boyle sartlanmisim iste. Oysa tadinda bir degisiklik yoktu.

Bal - 1

Uzun suredir nezle/grip olmadigimdan ve bogaz agrisi cekmedimden olacak dolabin bir kosesinde unutulmus bal kavanozu. Kavanoz lafin icabi aslinda, bashis konusu plastik bir tup, sikinca memesinden bal damlayan. Hasta olunca bu hafta sonu tekrar hatirlandi kendisi. Bal revisited. Biraz yedikten sonra gordum ki son kullanma tarihi gecmis. Tadinda ya da goruntusunde bir degisiklik olmamasina ragmen copu boyladi. Bana soyleneni yapmak bu kadar icime islemis.

24 Aralık 2009

and the winners of 2009 are...

literature: nocturnes -  kazuo ishiguro
film: la nana - sebastian silva
album: plan your escape (2008) - girls in hawaii
concert: tour of the universe, rotterdam - depeche mode

3 Ekim 2009

2016 yaz olimpiyatlarinin Rio de Janerio'da duzenlenecek olmasi serefine


"He was starting to get pissed off with the world's stupid obsession with Brazil. What was so great about Brazil? As far as he knew, Brazil was shitheap full of morons obsessed with football and Formula One. It was the ne plus ultra of violence, corruption and misery. If ever a country were loathsome that country, specifically, was Brazil.
"'Sophie,' announced Bruno, 'I could go on holiday to Brazil tomorrow. I'd look around a favela. The windows of the minibus would be bulletproof. In the morning, I'd go sightseeing. Check out eight-year-old murderers who dream of growing up to be gangsters; thirteen-year-old prostitutes dying of AIDS. I'd spend the afternoon at the beach surrounded by filthy rich drug barons and pimps. I'm sure that in such a passionate, not to mention liberal, society, I could shake off the malaise of Western civilisation. You're right, Sophie: I'll go straight to a travel agent as soon as I get home.'"
Atomised - Michel Houellebecq

"The alarming breakdown of society will lead to new forms of apartheid and emergency states. He (Slavoj Zizek) highlights the growing militarisation of Italy, where the government has sent the army into Naples to deal with the mafia. He claims that São Paulo in Brazil is mutating into a real-life version of the film Blade Runner (1982). The city now has 70 heliports with the rich travelling on another level to the poor."
The modest Marxist, John Thornhill, Financial Times, 7 Mart 2009

"Operating by cell phone, a highly organized prison gang launched an attack that shut down Brazil’s largest city last May, with the authorities powerless to stop it. For many in São Paulo, this vast, amorphous criminal network is the only government they have."
City of Fear, William Langewiesche, Vanity Fair, Nisan 2007

18 Eylül 2009

Hobby land

Anton Corbijn neden Hollanda'dan ayrilip Ingiltere'ye yerlestigini anlatirken Hollanda'dan neden 'iyi' muzik cikmadigini/cikmayacagini da soylemis oluyor bana sorarsaniz.

In England it felt like art, photography and music was much more life or death, whereas in Holland it felt subsidised so that was why I left. When I photographed musicians in England in the 1970s I got so much more out of the pictures than photographing people in Holland because the whole intensity of being a musician in England -- trying to get out of those grey tower blocks and trying to make a name for yourself -- it really meant so much to those people, they really meant everything they were doing. In Holland it felt like music was a hobby. For me photography was also very important as a way of survival and I felt I was much more linked to the English spirit than the Dutch spirit. I think I was always and still am attracted to people who care very much about what they're doing and who involve themselves totally.

CNN Q&A http://edition.cnn.com/2006/TRAVEL/02/09/amsterdam.qa/

13 Eylül 2009

Bunca zaman sonra Ertugrul Ozkok alintisi icin geri donmek varmis bloga. Kazuo Ishiguro 'When We Were Orphants' (Cocuklugumu Ararken, Epsilon Yayinlari) aklima geldi asagidaki satirlari okurken.
"

“NTV Bilim” dergisi son sayısında kapak konusu olarak “belleğin sırlarını” işliyor.
Yukardaki Bunuel’e ait satırları o dergide okudum.
Bir de araştırmadan söz ediliyor.
Daniel Offer 1962 yılında 14 yaşında 73 öğrenci ile karşılıklı mülakatlar yapmış.
Onlara aileleri, arkadaşları, yaşadıkları, karşı cinsle ilişkiler, din, okul gibi konularda sorular sormuş.
34 yıl sonra, o öğrencilerden 67’si ile yeniden görüşmüş.
Çok ilginç bir durumla karşılaşmış.
Öğrencilerin 34 yıl öncesine ait hatırladıkları ile, o gün söyledikleri arasında büyük farklar vardır.
14 yaşında “Seviyorum” dedikleri şeyleri, şimdi “Sevmiyorum” diye hatırlamaktadırlar.
14 yaşında, yüzde 70’i, “Dinin kendisine çok yardımcı olduğunu” söylemiştir.
48 yaşına geldiklerinde ise sadece yüzde 26’sı “O dönemde dinin kendine yardımcı olduğunu” söylemektedir.
Böyle olunca da insan kendi kendine şunu sormaz mı?
Yaşadığımız diye bildiğimiz şeyleri acaba gerçekten yaşadık mı?
Ya da hayat dediğimiz şey aslında sadece yaşanılan anlardan ibaret bir zincir midir?
Durum gerçekten böyleyse, o zaman “hafıza” nedir?
Hafıza diye bir şey var mı?
Yoksa orası, her şeyin anlamını ve gerçekliğini yitirdiği, hatıra kemiren farelerle dolu bir ardiye midir?
Dergide çok ilginç bir iddia var.
“Sanılanın aksine bellek geçmişi hatırlamak için değil, şimdi ve gelecekte ne yapacağımıza karar verebilmemiz ve harekete geçebilmemiz için var.”
"
Ertugrul Ozkok, Hurriyet, 13.09.09
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12468918.asp?yazarid=25&gid=61

12 Ocak 2007

Milli Egitim Bakanligi Eğitim Teknolojileri Genel Mudurlugu

Ahmet Hasim'i ile ilgili arama yaparken karsilastim siteyle (Edgar Allan Poe, gulyabani tonlarinda bir de muzugu var programin. Edebiyat ocu(mu)dur.) Radyo tiyatrolari ile buyumus bunyeme iyi geldi acikcasi.

10 Ekim 2006

Okuma parcasi - The Hollocore



Hollandali starchitect Rem Koolhaas'in mimarlik burosu AMO/OMA'nun dergi/kitabi Content'dendir alinti. Yazan Nanne de Ru, cevirmeyen ve kirpan tsirony.

Hollocore - Nanne de Ru

The HOLLOCORE © is emblematic of Europe’s new urbanity – the amorphous super-region that links Brussels, Amsterdam, and the Ruhr Valley is urban Europe’s non-event: it houses 32 million inhabitants or 9% of Europe’s population, yet has no city larger than one million inhabitants. Two thirds of its population lives in cities smaller than 200.000 inhabitants – in places no one has ever heard of.
The hollocore has had one of the highest concentrations of cities and towns in Europe since the middle ages. Despite explosive population growth during the industrial revolutions, the Hollocore is not dominated by a single center. Instead, it has swelled into a cloud of atomized sub-centers and peripheries. Every center claims its own identity, history, and centrality, while numerous peripheries offer space for new cultures and identities to unfold.

(…) In the name of identity, city centers are stripped down to their historic pedestrian shopping streets, and appear more village-like than ever – frozen in time that never was.

(…)

The Hollocore stretches across three countries with three legal systems and their cumulative loopholes, all combining to form the most progressive legislative ecology in the world. The Hollocore is a loophole culture: within its ambiguous borders, prostitution is legal and taxed, marijuana an official medicine, euthanasia legal, highways, in Germany, have no speed limit, and gay couples can marry. Conversely, the combined progressive politics seems to have created Europe’s ideological black hole. In the Hollocore, tolerance and freedom have become Janus-faced (1). Populist rhetorics of intolerance, as exemplified by murdered Dutch politician Pim Fortuyn have found a steadily growing audience. Freedoms blossom next to extensive corruption, whether it is the massive fraud within the Dutch Ahold concern, the alleged network of pedophile politicians surrounding serial killer Marc Dutroux in Belgium, or the large number of Al-Qaeda members residing through the region prior to 9-11. The Hollocore’s culture of tolerance balances on the verge of anarchy.

(1) Janus-faced kelimesini aciklamak bahanesi ile egitici oldugu kadar eglendirici de olan bir siteye de nazari dikkatinizi cekeyim. bu site: http://www.worldwidewords.org
bu da janus-faced' in anlami: http://www.worldwidewords.org/weirdwords/ww-jan1.htm

Yazi Hollocore bolgesi icin hazirlanmis bir TimeOut rehberi ile devam ediyor. Ozetle de merkezi idoloji eksikliginin nasil bir 'babylonian matrix of culture' yarattigini gosteriyor bu rehber. Bir cok alt kultur ornegi veriyor: araba klupleri (Passatfreunde 3B) , hardcore tekno kulturu (rotterdam merkezli tabii ki.), gotik partileri, military-gay organizasyonlari, 'animal liberation front'. bunlarin cesitliligi ve cokluguna dair imalarda bulunuyor ve yakinda, alt kulturun bu bolgede kalan tek kultur olacagini soyluyor. Ki bu listeye kanimca cocuk pornosu ve bestality'yi programlarinin merkezi yapan bir politik partiyi, fahiselik okulunu (Hollanda'nin guneyinde bir yerdeydi sanirsam. Turk medyasi gerekli ilgiyi gostermisti zamaninda.) da ekleyebiliriz.

2 Haziran 2006

Ignorance is bliss.

All you need in this life is ignorance and confidence; then success is sure.

Mark Twain

1 Şubat 2006

35. Rotterdam Film Festivali

Bu aksam 'Het zwijgen''i izlemeye gidecegim. Festivaldeki 6. filmim. Look both ways disinda cok da hosuma giden bir filme rastlamadim henuz. O da garantili, suprizsiz bir tercihti aslinda.

7 Ocak 2006

Vietnamli kadinlar

Heyecanlanmaya gerek yok. Bu yazi konuyla ilgili herhangi bir resim icermiyor. The Quiet American nedeniyle Vietnam'i aninca, Vietnamli is arkadasimin soyledigi bir sey aklima geldi.

Ulkenin guneyinde tropik iklim kosullarinda yasayan Vietnamli kadinlar kislik kiyafetlerini giymek icin ulkenin kuzeyine gidiyorlarmis kisin haftasonlarinda. Kislik kiyafetler daha gosterisli ve daha guzel diye cevapladi bizim 'kim giymek ister ki kalin kalin paltolari, kazaklari tiril tiril yazlik elbiseler, kisa etekler dururken?' mealindeki seksist ve fantazi yuklu sorularimizi.

'Grasses are greener on the other side.' elbette. Burada da hava sicakligi 15'i gectimi yazlik ayakkabilar, t-shirtler, kisa etekler giyilmeye baslanmiyor mu? Tabii yine de gardroptan azami faydayi saglamak esasina dayali seyahatlere girismek Vietnamli kadinlara olan saygimi arttirmiyor desem yalan olur.

The Quiet American

Kayilara duselim. Filmin 1958 versiyonu satin alip izledim.

Filmin elestirisini sonraya birakalim oncelikle filmin degistirilen sonundan bahsedelim. Graham Greene'nin romanindakinin aksine sessiz Amerikalimiz bir ajan degil. General The ile olan iliskisini hicbir zaman itiraf etmiyor. Filmin sonunda Fransiz komiser Amerikaliyi oldurmek icin Fowler'in kullanildigini soyluyor. Fowler'in gordugunu sandigi seylerin hepsi Vietnamli komunustlerin Fowler'i aldatmak icin kurduklari bir tuzak. Tabii tibbi yardim komitesinde calisan bir Amerikaliyi oldurmek icin niye bu kadar cabaya girildigi bir muamma.

Yonetmen Mankiewicz ve Amerikaliyi oynayan Audie Murphy'nin McCarthy komisyonunda 'Hollywood'daki komunistler' aleyhinde ifade verdigini yaziyor imdb.com'daki kullanici yorumlarindan birinde.

27 Aralık 2005

Mukemmel yas - 2 (The Quiet American)

Boyle dusunmemde (bakiniz Mukemmel yas yazisi)The Quite American'in da etkisi buyuk. Bugun Philip Noyce The Quite American'ini tekrar izledim televizyonda. Imdb romanin 1958 yilinda da filme cekildigini soyluyor, sonunun zamanin politik atmosferi nedeyile degistirildigini ekleyerek. Fowler komunistlerin oyununa geliyor ve Pyle 'kadin meselesi' yuzunden olduruluyor. Bir nerd gibi davranip bu filmi izlemenin yollarini arasam mi acaba?

12 Aralık 2005

Mukemmel yas

"Sanki herkesin ozlem duydugu, mukemmel bir yas var gibi ve ancak o yasa eristiklerinde kendileriyle gercekten barisik olabiliyorlar" diyor Chris, Julian Barnes'in ilk romani Metroland'da, altmis beslik dinc bir ihtiyar olmaya ozlem duydugunu soyledikten hemen sonra. 'Belki de yasamini kazanma mucadelesini gogusleyemedigi' icin boyle dusundugu cevabini aliyor sonradan evlenecegi Marion'dan.

Chris'in henuz yirmi bir yasindayken, 34 yasindaki bir yazarin agzindan olsa da, bazen 65 yasinda olmak istedigini soylemesi hosuma gitmisti. Benim de dusundugum bir seydi zamaninda. Hala bazen dusunurum. Ama Marion'in yaniti, kliselere saygi gosterelim, agzimda buruk bir tat birakti.

11 Aralık 2005

Yeni dalga sinemasinin sorunlari

Bizzati Truffaut isaret ediyor bu sorunlara. Ben Adnan Benk'in Elestri yazilari'nda gordum:

1) Bir televizyon filmine benzemesi, dolayisiyla evinden cikip sinemaya giden seyirciye istedigini vermemesi.
2) Olaylari birbiriyle dugumleyip sonra da bu dugumleri cozmekten kacinmakla, bosuna ugrasilmis bir kisa film etkisi uyandirmasi.
3) Az bir parayla yapildigini,para istemeyen noktalarda, daha buyuk bir titizlik gostererek gizlemeye calismasi.

Vivre sa vie: Film en douze tableaux

Godard'in bu filmi (Vivre sa vie, My life to live) insani film cekmeye tesvik ediyor. (Julian Barnes' in Flaubert'in papagani adli romaninin insani yazmaya tesvik etmesi gibi.) Basit, guzel ve 'cekilebilir' oldugu icin olabilir. Ben de yapabilirim hissayati. (Flaubert' in papagani icin gecerli degil bu ben de yapabilirim durumu. Ikisinin ortakligi, entellektuel gidiklama yoluyla, seyirciye/okuyucuya harekete gecme istegi vermesi. Tabii coktan tesne olanlar icin gecerli.)

Dikkat etmek gerekir ama. Kenan Evren'in ressamliga kalkismasi da benzer nedenlerden olabilir.

Ask nefret iliskisi

Konumuz ayni, Hollandali kendini begenmisligi. Kaynagimiz yine David Winner'in Hollanda futbolu uzerine yazdigi kitabi Brilliant Orange. Kitabin futbolu teget gectigi bolumlerden bir iki alinti daha:

"The art of being Dutch is to transform our vulnerability into moral superiority. We are small and we lack power, but we think the whole world will adopt us as a model of enlightenment" (Paul Scheffer - political scientist)

"Calvinism means that you have to be very humble, but in reaction, in transformation, you think you're the best. You become arrogant, bit that's not comfortable for you because arrogance is not deeply rooted in your character" (Anna Enquist, psychoanalysisist)

Ve son sozu Leo Beenhakker' a verelim. 'Hollandalilarin kendini begenmisligi uzerine':

"That's the way we are. I hate it. I hate it! But I love it. I love it! Because we are so special!"